Gazeteci Deniz Yücel, Frankfurt Mahkemesi’ni 1997’deki kararını yazdı: Alman derin devletinin’ söz konusu kararıyla Türkiye’ye karşı “operasyon yürüttüğünü” söylemek fantezi ürünüdür « BarkoTürk

29 Kasım 2021 - 14:36

Gazeteci Deniz Yücel, Frankfurt Mahkemesi’ni 1997’deki kararını yazdı: Alman derin devletinin’ söz konusu kararıyla Türkiye’ye karşı “operasyon yürüttüğünü” söylemek fantezi ürünüdür

Gazeteci Deniz Yücel, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun HaberTürk TV yayınında, “Alman derin devletinin Türkiye’yi uyuşturucu ticaretiyle …

Gazeteci Deniz Yücel, Frankfurt Mahkemesi’ni 1997’deki kararını yazdı: Alman derin devletinin’ söz konusu kararıyla Türkiye’ye karşı “operasyon yürüttüğünü” söylemek fantezi ürünüdür
Son Güncelleme :

03 Haziran 2021 - 16:24

47 views

Gazeteci Deniz Yücel, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun HaberTürk TV yayınında, “Alman derin devletinin Türkiye’yi uyuşturucu ticaretiyle suçlaması” ifadelerine ilişkin olarak hazırladığı tweet dizisinde, “Alman derin devletinin’ söz konusu mahkeme kararıyla Türkiye’ye karşı “operasyon yürüttüğünü” söylemek fantezi ürünüdür; Soylu’nun ima ettiği gibi Almanya’nın bu kararla 28 Şubat’a zemin hazırladığını iddia etmekse komiktir.”  değerlendirmesini yaptı. 

Frankfurt Mahkemesi’nin 21.01.1997 tarihindeki kararın belgesini de tweet dizisine ekleyen Yücel, “Sözlü kararı açıklarken mahkeme başkanı R.S., Türkiye’den Batı Avrupa’ya yapılan eroin ticaretinin bir kısmının ‘Türkiye hükümeti mensupları tarafından korunduğuna’ dair ipuçları olduğunu, bu durumun cezai takibatı zorlaştırdığını söyler. Kararın açıklamasından hemen sonra bir gazetecinin “Bu hükümet mensupları kimdir?” diye sorması üzerine mahkeme başkanı, o sıralar Refahyol hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Tansu Çiller’in ismini açıkça telaffuz eder.” diye yazdı.

Yücel şunları kaydetti:

Soylu’nun ortaya attığı bir konuyu, epey uzun bir tweet zinciriyle aydınlatmaya çalışacağım. Belki ilginizi çeker. Tweet zinciri kopmasın diye yoruma kapalı tutuyorum.

Habertürk’te sorulardan kaçmak için yarattığı laf kalabalığı içinde, Soylu “Alman derin devletinin Türkiye’yi uyuşturucu ticaretiyle suçlaması” gibi bir konuyu da ortaya attı. Yayın sonrası tartışmalarda üzerinde pek durulmadı, zaten diğer mevzuların yanında ufak ayrıntıydı

Alman adli makamları üzerinden söz konusu mahkeme kararına ulaştım; ilk sayfasını isimler silinmiş şekilde buraya koyuyorum. Ayrıca gazete ve meclis arşivlerini taradım. Daha önce yazmak isterdim ama bu araştırma biraz zaman aldı. Gelelim konuya.

Frankfurt Mahkemesi 17. Ceza Dairesi (hafif suçlarda ikincil, cezası dört yılla başlayan suçlarda birincil mahkemedir) 21.01.1997 tarihinde, İstanbul’dan Frankfurt üzerinden Hannover’e sekiz kilo eroin taşırken yakalanan üç kişinin yargılandığı davada sözlü kararı açıklar. Bu kişiler, Türkiye, Belçika ve İtalya vatandaşıdır. Haklarında fazla açık bilgi mevcut değildir; zamanında ne mahkeme ne de medya kendilerine Türkiye-Avrupa arasındaki uyuşturucu trafiğinde çok büyük bir rol atfetmiştir. Sözlü kararı açıklarken mahkeme başkanı R.S., Türkiye’den Batı Avrupa’ya yapılan eroin ticaretinin bir kısmının “Türkiye hükümeti mensupları tarafından korunduğuna” dair ipuçları olduğunu, bu durumun cezai takibatı zorlaştırdığını söyler.

“Mahkeme Başkanı, Tansu Çiller’in ismini açıkça telaffuz etti”

Kararın açıklamasından hemen sonra bir gazetecinin “Bu hükümet mensupları kimdir?” diye sorması üzerine mahkeme başkanı, o sıralar Refahyol hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Tansu Çiller’in ismini açıkça telaffuz eder.

Türkiye-Avrupa arasındaki eroin trafiğinin Baybaşin ve Şenoğlu ailelerinin egemenliğinde seyrettiğini, bu ailelerin Çiller’le irtibatta olduğunu iddia eder mahkeme başkanı.

“Doğru Yol Partisi Gaziosmanpaşa ilçe teşkilatının konuyla ilgili ‘mücadelesinin’ izleri yok”

Soylu, Habertürk’te bu konuya ilişkin “Bu da benim yaşadığım bir dönem, biz bunun için çok mücadele ettik” dediyse de neyi kastettiğini anlamadım. Taradığım arşivlerde Doğru Yol Partisi Gaziosmanpaşa ilçe teşkilatının konuyla ilgili “mücadelesinin” izleri yoktur.

O günlerde Ankara’dan gelen tepkileri ise arşivde bulmak mümkün: En tepesindeki kişinin suçlandığı Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi’ne “çirkin ifadelerin” protesto edildiği bir nota verir.

Dışişleri Müsteşarı Onur Öymen, Tansu Çiller’in (Baybaşin ve Şenoğlu ailelerini kastederek) “bu adamların” hiçbirini tanımadığını, “isimlerini dahi duymadığını” açıklar, “Türkiye’nin gururunu rencide eden” bir karardan söz eder.

Frankfurt Başkonsolosu, Hessen eyaleti kurumlarıyla, kararı ilk andan itibaren “skandal” olarak niteleyen T.C. Bonn Büyükelçisi Volkan Vural ise Alman hükümetiyle temasa geçer ve kararın neye dayandığını öğrenmek isterler.

Bugünden bakıldığında ilginç bir ayrıntı: Konu hakkında Türk tarafı adına alenen sadece (daha sonra CHP’den milletvekili olan) Müsteşar Öymen ve Büyükelçi Vural konuşur. Ne Dışişleri Bakanı, ne Başbakan, ne Cumhurbaşkanı, ne Süleymaniye imamı, ne Yalova Kaymakamı…

Türk basınında ise geniş yankı bulur bu karar. Soylu’nun Habertürk’teki yayına beraberinde getirdiği ve kameraya tuttuğu, “Büyük skandal” manşetli haberin linkini buraya koyuyorum (Sabah gazetesi, 22.01.1997): http://arsiv.sabah.com.tr/1997/01/22/f01.html…

Peki, Alman hâkiminin tespitleri neye dayanır? Özetle, bir polisin ifadesine. Davada tanık olarak dinlenen, Aşağı Saksonya Eyalet Kriminal Polis Teşkilatı mensubu bir polis, o sıralar Hollanda’da bulunan suç örgütü lideri Hüseyin Baybaşin’in açıklamalarını aktarmıştı.

Son günlerde tekrar gündeme geldiyse de bu kişinin kim olduğunu hatırlatmakta fayda var: Lice asıllı Hüseyin Baybaşin, 70’lerin sonundan itibaren Türkiye’de bir suç örgütünü yönetir. 1984’te İngiltere’de uyuşturucu ticaretinden tutuklanır ve yaklaşık beş yıl hapis yatar.

Türkiye’ye döner, kendi anlatımına göre uyuşturucu işlerini bırakmak isteyince devletteki arkasını kaybeder ve tutuklanır. Sonra Hollanda’da iltica talep eder, 1995’te orada tutuklanır, bir yıl daha yatar. Narkotik polis önünde itiraflarda bulunur ve kamuoyuna seslenir.

“En çok da Mehmet Ağar’ı suçlar”

Türkiye’de polis ve bürokratları, işadamlarını ve siyasetçileri kapsayan kriminal ağların olduğunu iddia eder. Süleyman Demirel ve Çiller çifti dahil birçok ismi uyuşturucu ticaretine karışmakla itham eder, cinayet işleyen çeteleri anlatır. En çok da Mehmet Ağar’ı suçlar.

Baybaşin’in açıklamaları ilkin fazla dikkate alınmaz. Ta ki Susurluk kazasına kadar. Susurluk’tan sonra pek çok gazeteci kendisiyle görüşür. Önce Aydınlık gazetesi iddialarına yer verir, akabinde başka yayınlar takip eder.

Aşağıdaki parçaları, Baybaşin’in 1996’da Kürt kanalı Med TV’de ismini öğrenemediğim bir gazeteciye verdiği uzun röportajdan kestim. “Bizim için uyuşturucu işi o zaman bir suç, bir yasak değildi, bizim için bir devlet sektörüydü” diyor. Ve: “Başımıza bir aksilik gelmezdi.”

Ağar’ın ismi, aslında 1988 MİT raporunda geçmişti, daha sonra Susurluk raporunda da geçecekti. Ancak resmi raporlardan farklı olarak Ağar ve benzer konumdaki kişililerin uyuşturucu işine kendi inisiyatifleriyle değil “devlet adına” girdiklerini ileri sürüyor Baybaşin.

Ayrıca Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programında 1997’de yayınlanan bir haberden parçalar ekliyorum. “Baybaşin, uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı yıllarda devlet televizyonunda ‘iş adamı’ olarak lanse ediliyordu” diyor bu haberi hazırlayan Cüneyt Özdemir.

Baybaşin 1998’de tekrar tutuklanır, müebbet alır. Hâlâ Hollanda’da cezaevindedir. Yukarıdaki videoların tam halini buraya ekleyip Frankfurt mahkeme kararına dönüyorum.

Med TV https://youtube.com/watch?v=rvluiZQu8fw&t=1437s…

32. Gün:

Peki Alman basını bu kararı nasıl değerlendirir? Hâkim R.S.’nin nevi şahsına münhasır biri olarak bilindiğini yazar ve daha önemlisi mahkemenin Baybaşin’i tanık olarak dinlemeden ona ait ifadelerin polis aracılığıyla “uzaktan duyumlarla” tutanaklara girmesini eleştirir.

Örneğin, Alman medyasında Türkiye asıllı ilk gazetecilerden biri olan sevgili Ömer Erzere , 27.01.1997 tarihinde taz gazetesinde “Alman mahkemesi Türkiye’de zaten herkesin düşündüğünü telaffuz etmiştir’’ diye yazar.

Peki Alman hükümeti ne yapar? Elinde bu mahkeme kararıyla, Soylu’nun ima ettiği gibi Türkiye devletini uluslararası alanda “uyuşturucu kaçakçısı” olarak ifşa etmeye mi kalkışır? Kampanyalar, davalar, yaptırımlar, şunlar bunlar?

Hiçbiri. Alman hükümeti sadece yargı bağımsızlığına işaret ederek Türkiye tarafının talep ettiği gibi kararın “geri alınmasının” mümkün olmadığını vurgular. Özünde bir ceza davası olduğu için kararın “geri alınmasının” tek yolu vardır.

Hani şu Türk, İtalyan ve Belçikalı sanık vardı ya… işte onlar 5 ila 9 yıl arası hapis cezasına çarptırılır. Cezayı kabul ederler, savcılık da itiraz etmez. Böylelikle karar kesinleşir ve dosya tartışmalı karar gerekçesiyle mahkeme arşivinin derinliklerine gömülür.

Alman hükümeti ise, Türkiye tarafını alttan almaya çalışır, mahkemenin savunduğu iddiaları alenen tekrarlamaz, mecbur kalmadıkça konu hakkında alenen konuşmaktan imtina eder. Buna da sadece iki kez mecbur kalır:

Sol Parti’den hâlâ milletvekilli olan @UllaJelpke

“Basında yer alan haber ve iddiaların ötesinde bir bilgiye sahip değiliz” diye cevap verir Alman hükümeti, “yargı bağımsızlığından” ötürü mahkeme kararı hakkında ayrıntılı yorum yapmaz. (Hükümetin 11.03.1997 tarihli cevabından ilgili bölümü buraya koyuyorum.)

 

 

Dolayısıyla Alman hükümeti, ortadaki iddiaları ne benimsemiş ne de reddetmiş olur. (Tek konu hariç: 1996 sonunda Alman basınında yer alan nükleer materyal kaçakçılığı iddiasına ilişkin “Deliller incelendi ve sahte olduğu anlaşıldı” der.)

Ancak Jelpke’nin sorularına cevap verirken, bir ilkeye dikkat çeker. O da şu: İstihbarat mevzularını ve kaynaklarını ilgilendiren sorular, kanun gereği alenen değil, istihbarat teşkilatlarını denetleyen ve oturumları gizli olan meclis komisyonunda cevaplandırılır.

Jelpke’den az sonra aralarında Cem Özdemir ’in de bulunduğu Yeşillerden bir grup milletvekilli, benzer konular hakkında soru önergesi sunar. Alman hükümeti, 28.04.1997 tarihli yanıtında Çiller’le ilgili soruya cevaben Jelpke’ye verdiği yanıta işaret eder.

Böylelikle Frankfurt mahkemesi kararı, Alman Meclisi tutanaklarına ikinci ve son defa girmiş olur. (Susurluk skandalına ise birkaç kez daha milletvekili konuşmalarında veya soru önergelerinde değinilir.)

Bu arada Frankfurt mahkemesi, 24.2.1997 tarihinde yazılı karar gerekçesini hazırlamıştır ve 7.5.1997 tarihinde kamuoyu ile paylaşır. Dava tarafları verilen cezayı kabul ettikleri için sadece kısa bir karar gerekçesi yazılır.

Gerekçenin başında şöyle denir: “Polisin kapsamlı incelemelerine göre Türkiye’deki uyuşturucu ticareti, Şenoğlu ve Baybaşin ailelerinin elindedir. Avrupa uyuşturucu pazarına ağırlıkla eroin tedarik ederler.” Ve hemen devamında:

Her iki uyuşturucu ailesinin, hem Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’e dek Türk hükümet çevreleri üzerinde hem de komünist PKK üzerinde büyük bir etkiye sahip oldukları varsayılır.” (Karar gerekçesinin ilgili kısmını buraya ekliyorum.)

PKK’nin ismi bu kapsamda ilk defa yazılı karar gerekçesinde mi telaffuz edildi, yoksa daha sözlü kararda vardı da, basın ve makamlar tarafından mı atlandı? Arşivler temelinde bu soruya cevap vermek mümkün değil.

Ancak yazılı karar gerekçesinden sonra, Baybaşin ve Şenoğlu ailelerinin mahkeme tarafından hem hükümetle hem PKK ile ilişkilendirildiğini yazar Alman basını. Türkiye basını ise gördüğüm kadarıyla PKK iddiasına yer vermez. Zaten konu artık büyük ölçüde kapanmıştır.

Hatta 20.07.1997 tarihli Spiegel dergisinin bir haberine göre, Alman Kriminal Polisi (BKA) ve Dış İstihbarat Teşkilatı (BND) Çiller’i uyuşturucu ticaretiyle ilişkilendiren iddiaları incelemiş ve asılsız bulmuştur. (Ağar veya Türkiye’den başka isim yok bu haberde.)

Kısaca, “Alman derin devletinin” söz konusu mahkeme kararıyla Türkiye’ye karşı “operasyon yürüttüğünü” söylemek fantezi ürünüdür; Soylu’nun ima ettiği gibi Almanya’nın bu kararla 28 Şubat’a zemin hazırladığını iddia etmekse komiktir.

Açık kaynaklar ışığında Almanya’nın bu kararı Türkiye aleyhinde kullandığı söylenemez. Öte yandan “Alman mahkemeleri Çiller’in mafya bağlantısını tescil etmiştir” demek de yanlış olur. Ortada sadece bir yerel mahkemenin karar gerekçesindeki tartışmalı birkaç cümlesi vardır.

Üstelik dönemin Almanya Başbakanı Helmut Kohl, malum karardan birkaç, Türkiye’deki askeri muhtıradan ise bir hafta sonra, dönemin Başbakan’ı Necmettin Erbakan’ı Almanya’ya davet etmiştir. (07.03.1997 tarihli Milliyet gazetesinin haberini buraya koyuyorum.)

25.03.1997 tarihinde Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel Ankara’da Erbakan ve Çiller’le görüşür. Erbakan ise karşı ziyarete gelemeden görevden ayrılmak zorunda kalır.

28 Şubat’tın hemen akıbetindeki bu diplomatik trafik Almanya’nın “postmodern darbeye” karşı aldığı tutumu izah etmeye yeterli olmayabilir. Ama bir yerel mahkeme kararından daha güçlü olduğu da açıktır.

Son olarak: Soylu’nun çok önemli bir şeymiş gibi sunduğu “Türkiye haritası ve üzerinde şırınga” meselesi nedir? Bir televizyon kanalının, Frankfurt mahkemesi kararı ve diplomatik gerginlik konulu haberi için hazırladığı bir görsel.

Algı operasyonu” filan değil Alman medyasının sıkça kullandığı grafiklerden. Bkz: Bild gazetesinin “Almanya’da hangi uyuşturucudan ne kadar ele geçirildi?” konulu haberi ve gazetem Die Welt’in “Almanya’da kokain tüketimi” hakkında haberi için hazırladıkları görseller.

Koyu Alman milliyetçisi bile “Vay, Alman haritasını, bayrağını nasıl uyuşturucuyla ilişkilendirirsiniz?” demeyi akıl etmez. Soylu’nun bu görsele dikkat çekmesi, bu meseleyi ortaya atması gibi demagojidir; Peker’in iddiaları karşısında “dış mihraklar” söylemine sığınmaktır.

Soylu, “Alman derin devleti güçlüdür” zırvasına, gazetecilerden birinin “Aynen, Gestapo geleneğidir” diye katılmasına ilişkin de bir çift laf söylemek isterdim. Ama laf kalabalığı yaratmak için ortaya atılan bir konu hakkında kendim yeterince laf yaptım. Başka zaman.”